HAYATI ve KENDİNİ “İKNA” ETMEK ZOR İŞ

Firdevs ERSOY | HAYATIN PENCERESİNDEN 08.11.2014 11:56
1192 0

Robin Williams, bir oyuncu olmasaydı, bu kadar sert ,yoğun çelişkiler yaşamasaydı, hala yaşamını sürdürmeye devam ediyor olabilir miydi ?

Eğlenceli, kahkaha ve sevgi dolu mesajlar veren filmlerde rol alıyor, bu filmleri izleyen insanlara olumlu, yaşamsal bir ritim kazandırıyor, insanların yaşamına katkı sağlıyor ancak  böyle bir oyuncu yaşamını, kendi isteği ile sona erdiriyor.

İnsanlara güzel mesajlar ileten bir kişi, kendi yaşam ritmini geliştiremiyor, daha mutlu bir insan olarak yaşayıp, kendi naturel hayatı ile ölmüyor.

Bir tezat bu…Dışardan öyle görünüyor.

 Gözden kaçırdığımız şey ise; Bir oyuncunun hayatının filmlerle sınırlı bir şey olmadığı, Robin Wiilliams’ın  çevirdiği filmlerin onun tarafından yapılmadığıdır.

Yaşamın kendisi bir film değil, film başka bir şey, yaşam başka bir şey.

Film yaşamı yansıtmaz, soyuttur, yalandır. Yaşamın çok az bir kısmı ve çok kötü bir kopyasıdır.

Bir filmi çevirirsin defalarca tekrar edersin, defalarca oynarsın ama böyle bir yaşam yok. Yaşam bir kere yaşanır ve tekrarı yoktur. Onun için film hiçbir zaman yaşamla özdeş olamaz.

 Film birçok insanın katkısı ile olan ideolojik bir olgu. Filmler bir kurumun oluşturduğu, senaryosunu başkasının yazdığı, finansmanını başkasının sağladığı, bir amaç uğruna yapılır.

 Talihsizlik odur ki, insanlara yaşama gücü versin, sevgi oluştursun diye filmler yapılıyor ve bunun oyuncusu da Robin Williams oluyor.

Oysa, bu süreç devam ederken, mesajı veren kişi  sevgi ilişkisi içerisinde yaşamamaktadır. Yalnızlık duygusuyla yüzleşerek, çatışma ve sevgisizlik içinde yaşamına devam etmektedir.Öz yaşamı, sevgiye doğru giden bir yaşam değildir ve tüketim içerisinde tüketilmektedir.

 Sevginin farkındadır fakat, sevginin farkında olmak, hayatımıza sevgiyi katıyor olabilmek anlamına gelmiyor ki, bir iki tane kuralı ters uygulayarak sevgiden uzaklaşabiliyor ve başka saplantılara gidebiliyor insan.

Sevgi öyle kolay ulaşılabilir bir şey değil ki,

Bunun içinde oynayan, bu çemberin içinde olan bir insan, şunu bilmektedir ve esas sert çelişkisi de  ; Böyle bir yalan, bu filmin yalanları- KEŞKE FİLMLERDE ki gibi BİR YAŞAM OLSAYDI- düşüncesini  yaşaması ve kendi öz yaşamıyla sıklıkla karşılaştırması, kıyaslama yapmasıdır.

Hayatla film birbiriyle alakasız olduğu için, bu çelişkileri en sert şekilde oynayan insan, görmekte, hissetmekte ve daha  çok sarsılmaktadır.

Aynı şey Marilyn Monroe’nin de başına geliyor. Kendisine sunulan filmlerde oynamak istemiyor,  aptal sarışın rolünden, bu imajından kurtulmak istiyor. Kendisi olmak ile toplumun ona biçtiği rol arasında sıkışıp kalıyor.  Kendisi için mutlu olamıyor, “ötekilerin” ondan beklediği gibi neşeli görünmeye çalışan bir rolü oynamaktan sıkılıyor. Mutlu olamıyor. Çelişkileri  o kadar artıyor ki, sırf istediği rollerde oynayabilmek  için kendi film şirketini kuruyor. Kurtulma çabaları var, denemeleri var.  Zamanın en iyi yazarlarından Arthur Miller’le evleniyor. İyi bir kaynak, doğru bir yaklaşım ama çelişkilerini ve yalnızlık duygusunu dindirmeye yetmiyor.

Monroe: “Kırık Parçalar”kitabında şöyle der;

“Hemen her zaman yalnızız ...Neden olaylar gerçekten olmuyor da bir rol oynuyormuşum gibi geliyor? Neden bu işkenceyi hissediyorum?”

O’ da içinde bulunduğu karmaşadan çıkamıyor, aynı çizgiyi izliyor ve yaşama ulaşamıyor,olmuyor.

Bu insanlar sert çelişkinin farkındalar, kendi yaşamları ile yaptıkları işin çelişkilerini yaşıyorlar. Cesaretli, macera duygusu ile dolu olan bu insanların iç çelişkileri o kadar büyüyor ki, çatışmalarında hiç nefes alamaz duruma geliyorlar, işin içinden çıkamıyorlar, kurtaramıyorlar kendilerini, önlenemeyen bir çöküntü içine giriyorlar ve tükeniyorlar.

Bu Virginia Woolf’ te daha iyi belli oluyor. Üstelik Virginia oyuncu da değil, iyi bir yazar, gerçek kendi hayatını yaşayan bir yazar. Başarılı ve okuyucuları tarafından beğenilen bir yazar, benim de beğendiğim bir yazardır ama kendi iç çelişkisi şöyle bir saplantıya girmektedir; Biz güzel şeyler yazarız, hayatın güzel şeylerini buluruz,söyleriz, aktarırız ama hayat yine bildiğini okur. Bunu gördüğünde hayatını anlamlandıramıyor. Bu çelişkinin içinden çıkamıyor.

 “Kendine Ait Bir Oda” hafızamdan silinmeyecek bir kitabıdır.” Bir Yazarın Günlüğü” yaşam itiraflarıdır.

Ayrıca   “Saatler” diye bir filmi var, bu film onun intihar gerçeğini de anlatır.

Filmi izlerken, yaşadığı çelişkileri görebiliyorsun. Çok güçlü bir hafızaya sahip, yazılarıyla hayatı anlamlandırmaya çalışıyor. Bir filmden daha güçlü bir zihin yapısıyla yazılarını yazıyor. Bu yazıların hayata hiçbir şekilde dokunmadığını,hiçbir dönüşümün olmayacağını  fark ediyor ve ölüm saatini kendi belirliyor.

Yani yaşam yazıyla, filmle, komediyle, mesaj vermekle etki edilebilecek, yönlendirilebilecek, yönetebilecek bir şey değil.

Bunu kabullenmek  gerekiyor.

Ben bunları yazarım, oynarım, gerçekleri söylerim bunları herkes görür, benim hayatım da güllük gülüstanlık olur. Böyle bir şey değil.

Sen bunları bulursun, çıkarırsın. Bulup çıkarmakta zor bir şeydir, meseledir. Çünkü yaşam öyle kolay kolay  her sırrını vermez.

Ama  bulsan da onu, yöntem geliştirmeden kendi gönlünce yönetemezsin.

Mesela  Madam Curie de, bu çelişkilerin bir kısmını yaşamında görüyor, bununla yüz yüze geliyor, fakat  farklı yaklaşıyor ; Olağanüstü sabırlı ve saygı duyulacak bir insan, kanser olma sebebine işinin, laboratuar çalışmalarının sebep olduğunu biliyor. Pişmanlık duymadığı gibi kızının aynı yolda ilerlemesine engel de olmuyor ve kızı aynı laboratuarda çalışmaya devam ediyor ve Nobel ödülü alıyor.

 Marie Curie bu çelişkileri aşıyor ama diğerleri aşamıyorlar.Bu diğerlerinin zayıflıklarından falan kaynaklanmıyor, onlar da yeterince yaratıcı, yeterince güçlü, özgün insanlardı.  Filmlerinde, yazılarında  ölümle tanışmış, akış içinde defalarca ölümle yüzleşmiş insanlardı ve böyle insanlar bir kere ölmezler.

Ayrıca, yaşamın içine giren, dışından bakan, her tarafından gören bir insan ölümü nasıl görmezlikten gelebilir ki ?

Bana göre, erken ölmüşlerdir ama yaşamlarında bir ışık verebilmek için gerekli  çabayı da göstermişlerdir.

Ne acı ki;

Yaşamda çok yoğun baskılar var ve kişisel acının dozu arttığında, insan bazen hayatı hazmedemeyebiliyor, insanı hazmedemeyebiliyor, kendine yetmeyip, kendine katlanamayabiliyor.

Küsüp, ölümü seçebiliyor.

Bu, bir sanatcı da olabiliyor, sıradan bir insan da olabiliyor.

Ama sanatçı olunca, daha kabiliyetli ve  özel bir insan olunca daha fazla ilgi çekiyor.

Hayat çok zengin, bir tane örneği alıyorsun, inceliyorsun ve hayata dair her şeyi görüyorsun.

Hayatı ve kendini İKNA etmek, zor iş ve doğru yöntemi bulmadan düzgün gitmiyor.

Onun için doğru yöntemlerle, doğru hareketlerle yola devam etmek gerekiyor. Bunun için çaba göstermediğimiz de hepimiz, bir anda  çıkmaz bir sokağa girebiliriz.

Yaşam yolculuğumuz nasıl gelişirse gelişsin, her ne olursa olsun HAYAT sıkı sıkı sarılmaya ve yolunu açmaya değer.

Biz ona iyi tutunursak, ömür bizden asla vazgeçemez.


İLK YORUMU SİZ YAPIN...