BELEŞ SEVGİ

Firdevs ERSOY | HAYATIN PENCERESİNDEN 30.07.2015 10:08
548 0

 İnsanlar sevmekten korkuyor, ödü kopuyor. Ama herkes sevgi arayışında, kadın da erkekte sevilmek istiyor.

 

 Yani, herkes ‘SEVMEK’ değil de sürekli ‘SEVİLMEK’ istiyor. Kimse sevgiyi vermek istemiyor, herkes almak istiyor. Seviyor, sevgilisi de sevgi arıyor, sevgilisi de sevmeyi bilmiyor. Sevmek ‘vermek’ anlamına geliyor, ‘alma beklentisi’ ile sevgili olunuyor.

 

 Bu yüzden de bir çok sevgi hüsranla bitiyor. İnsan, hayata başladığı andan itibaren gördüğü sevgi ‘beleş’ bir sevgi, anne sevgisini beleş buluyor. Çocuk, sevgi tüketicisi, sevgi üreticisi değil ki, anneden hazır verilen sevgiyle yaşıyor ve devamlı sevgi beklentisi içinde, bu yüzdendir ki insan hep başa dönüyor ve sonraki yıllarda da çocuklukta annesinden gördüğü o ‘beleş sevgiyi’ aramaya devam ediyor ve hayatı boyunca devamlı tüketilecek sevgi istiyor.

 

 Peki, insanların sevmek gibi bir çabaları yok mu ? Sevgi çabaları var tabii ki, farkındalıkları da var, ona ulaşmak için deniyor, gayret ediyor, uğraşıyor ama insanın sevgiye ulaşması öyle kolay bir şey değil ki, bu ‘ben seni seviyorum, sen beni seviyorsun’ diye üretilecek bir şey değil, sadece sevgi kelimesini kullanarak sevgiyi anlatmış olmuyorsun.

 

 Onun neleri kapsadığını, nelerin tehlike oluşturduğunu bilmek gerekiyor. Onun içinde güven, emek, cesaret, benimseme…duyguları var, bir kompozisyon bu. Yani, sevgi yalnızca duygudan oluşan bir şey değil, kendi içinde devinimi olan, sınırlanamayan, adım atılan, bir şeye indirgenemeyen bir olgu. Sadece cinselliğe indirgiyorsun ve berbat ediyorsun her şeyi, cinsellikten ayırıyorsun bu defa başka bir tarafa gidiyor.

 

 Onu yönlendirmek, çevirmek, şekillendirmek çok zor, Senin ummadığın bir yerde onun sihri de kaybolabiliyor, cam eşya gibi, düşürüyorsun kırılıyor, yanlış yerde saklıyorsun bozuluyor. Biraz saklanacak, biraz saklanmayacak bir şey yani, her şartta onu koruyamıyorsun, farkında olman gerekiyor, onun cesaretleri var, onun gerçeklerden kopmaması var. İnsan bunu gerçekleştirirken çok şeyler yaşıyor, çelişkilere giriyor, sevginin tuzaklarından kurtulamıyor veya sevgiye tuzak olan karşıtlarından kurtulamıyor, her şey birbirine karışıyor ve bir şekilde sevgiye ulaşılamıyor. Sonra da tersi bir durum oluşuyor, tutarlı gelişmeler olmayınca da Milan Kundera’nın dediği gibi gülünesi aşklar ve sevgiler oluşuyor.

 

 Bizim hayatımızda sevgi ekmek kırıntısı kadar, dilimize bir şeker tadı değmiş kadar, cinselliğin içine gizlenmiş kısmıyla, duygusallığın içinde birazcık yanıp sönen kısmıyla, insanın gözündeki saniyelik bir pırıltıyla, bir çocuğun gülümsemesindeki ışıltıyla, tanımadığın bir insanın selam vermesiyle…

 

 Sevgi mi değil mi diye şüphelendiğin kadarıyla, o kadarcık, daha fazlası değil, insan dünyasında sevgiye yer açılmamış, yaşama girmiyor, giremiyor. Çünkü,hayatta her dakika çarpışma, çelişki ve çatışma var ve sevgiyi de onun içinde yaşıyorsun. Bu toplum savaştan, gerilimden, çatışmadan geliyor, onca savaştan sonra, insan sanki barış içinde yaşıyormuş gibi görünmeye çalışsa da şimdi de tüketerek ve tükenerek yaşıyor..

 

 Eskiden savaş tüketiyordu, şimdi de çatışmalar ve tüketim tüketiyor. Savaş kültüründen gelen ve barış içinde yaşamayan insan, sevgiyi yaşatıp, çoğaltabilir mi ? Nasıl olacak, olamıyor. Sevginin iklimi yok, ne öğrenme, ne deneme, ne gelişmesi bakımından bir sevgi bahçesi oluşturulamıyor, bulunduğu ortamda hayat bulamayınca da sevgi soluyor ve kuruyor. Bunlarla ilgili ders yok, konuşma yok!

 

 Örtülmüş, kapatılmış, baskılanmış, sınırlanmış. Bu tükenen insan sevgiyi nereden öğrenecek ve nasıl üretecek? Sevgisizlik arttıkça, hayattaki tüketim alışkanlıkları ve çıkar ilişkileri insanları tükettikçe, arayış artıyor ve ‘sevgi’ sihirli bir sözcük haline geliyor.

 

Herkes onu ilk önüne gelen yazının içerisinden bulup hayatına dahil edeceğini falan düşünüyor ama çıkmıyor tabii ki, bu kadar kolay olmuyor. Diyelim ki, sevgiyi buldun, bulduktan sonra da düşmanı çok, koruma şansın yok, sevgi hem kendi içinde hem de kendi dışında tuzaklarla, handikaplarla dolu, benim çocukluk sevgilimi öğretmenim mahvetmişti mesela, beni sınıfın arkasına, sevgilimi de en öne almıştı. Daha ilk sevgi denememde, darbeyi yemiştim.

 

 Yaşatmıyoruz, yaşatmak istemiyoruz sevgiyi, sevgisizliğe kimse tahammül edemiyor ama sevgiler de işe yaramıyor, sevgi üretilemiyor. Her ne kadar peşinden koşuyor olsak da rahatsız oluyoruz sevgiden, kıskançlık yapıyoruz, alçak gönüllü olamıyoruz ve tüketiyoruz. Böyle olunca da sevgi insanın yaşamında yerini alamadan ömür bitiyor. Gerçeğin başına gelen her şey sevginin de başına geliyor. Umutsuz bir durum ve umutsuz bir yazı diyeceksiniz belki ama, dünyanın mevcut durumu maalesef bu, insanlık sevgi konusunda henüz, sıfırdan bire bile gelememiştir.

 

 Leo Buscaglia sevgi dersini Amerika’da bir üniversitenin müfredatına seçmeli ders olarak dahil ettiğinde, kredisiz olmasına rağmen üç saat içerisinde katılım sayısının tamamlanmıştır. Bu hiç tesadüf-i bir şey değil, Düzce Üniversitesi’de “SEVGİ” dersini ilk kez müfredatına dahil ettiği haberlerini verdi.Bu da ülkemizde gerçekleşen güzel şeylerden bir tanesi ve önemli bir şey…

 

 Acıklı ve insana kıyan bir toplumda bu ALKIŞ tutulası bir durum ancak, yazı icat edileli beş bin yıl olduğunu düşünürsek bu durum insanlık adına utanılası bir şey de değil mi ? O zaman insan, sevgi serüvenini tamamlamak ve ona ulaşmak istiyorsa, SEVGİ ve SAVAŞ arasında bir seçim yapmak zorundadır. Bunu yapmadığı müddetçe, çoğu sevgi denemelerinden yenilgiyle çıkacaktır.


İLK YORUMU SİZ YAPIN...