ARAPSAÇINA DÖNDÜK…

Firdevs ERSOY | HAYATIN PENCERESİNDEN 18.10.2015 19:47
676 0

Bodrum’da yaşayanlar meşhur “Kısmet Lokantası”nı çok iyi bilir.

Enfes yemekleri vardır. Bugün oradaydım. Vitrinde “Gel beni ye! diye bağıran onca güzel ev yemeğinin arasından canımın çektiklerini seçerken şef garson “arapşaçını tavsiye edebilirim, harika ” diye bir öneride bulundu.

 Ben, “Zaten arapsaçı gibiyiz, bir de onu yersek daha fena olmayalım”diye ironik bir yanıt verince, garson  gülümsedi.

 “ Hangimiz öyle değiliz ki ülkenin durumu hepimizin kafasını fena karıştırıyor, işin içinden çıkılacak gibi de değil” dedi. Bana önerilen nefis yemeği kafamdaki bin bir soru ve cevapla yedim.

Hakikaten de öyle, yalan değil ülkem ARAPSAÇINA döndü.

Nasıl böylesine karıştık, biz buraya hadi deyince, dünden bugüne gelmedik. Bu sarmalın içinden çıkar mıyız? Çıkamaz mıyız? Her şey o kadar belirsiz ki, epeyce bir karanlık var.

Neyle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz.

Temel konulardaki analizleri doğru yapmazsan, gerçekleri göremiyorsun.

Bugün ülkemizde yaşananlar çok uzun bir olay, kökleri var bunların, hem sosyolojik uzantıları var hem dünyadaki uzantıları hem de tarihsel uzantıları var. Toplumda sivil yaşama doğru, demokrasiye doğru, barışa doğru bir gidiş yok !

 Çatışmaya doğru, karanlığa doğru, savaşa doğru bir gidiş var.

Önümüzde bir çatışma dönemi görünüyor, bu süreci doğru anlamaz, “Taraflar kim? Niçin çatışıyoruz?” olayını göremez isek her şey için gözyaşı dökeriz.

Olay gözyaşı dökmek de değil, sonunda refah, huzur ve aydınlık olacağını bilsek onu da dökeriz.

Ortada çok acıklı bir durum var.

Sorun, Türkiye’nin kaderini tayin edememesi…

Türkiye kendi başına kaderini tayin edemiyor. Sadece Türkiye değil başkaları da edemiyor. Komşumuz Yunanistan da edemiyor ama şöyle bir fark var, Yunanistan’ın demokratik gelenekleri ve geçmişteki tecrübeleri var. Onlar Sokrates’i idam ettiler ama onun utancı ile yaşadılar. Biz  Mithat Paşa’yı vurduk ama utancını duymadık, duysak da hiç dillendiremedik. Kısaca, tarihimizle adam gibi hiç yüzleşmedik ve yüzleşmemeye de devam ediyoruz.

Türkiye’nin en temel konusu “EĞİTİM”, Köy Enstitüleri’nin kaldırılması ile büyük oranda baltalanıyor ve sürekli baltalanmaya devam ediyor. Bu sefer beyin göçü oluyor ve kendi ülkende “beyin” kalmıyor. Eğitim böyle çalışıyor. Aynı şey ekonomi ve işsizlik konusunda da böyle çalışıyor. Ülkenin tasarrufları savaşa, silaha gidiyor, sonuç olarak tüketim ekonomisi ile borç batağına dönüşmüş bir toplum haline getirildik.

Ülkede DEMOKRASİ ve BARIŞ can çekişiyor.

Demokrasi devam etse birçok şey güzel olabilecek fakat bunun sürdürülmesi, hem içerden hem dışardan tehdit altında, BARIŞ da öyle… Barış sürse belki o süreçte cehaletin, yoksulluğun yenilmesi mümkün olabilirdi. Barış da demokrasi de güçsüz kaldı, bunu koruyacak güçler de yok. Bunlar ancak tehlikeye girdiği zaman korunabilecek ama o zaman da çok büyük bir risk altında olacak. Bizim nesil, bir yıkımdan geçmedi. Bir Yunanistan, bir Bulgaristan’ın yaşadıklarını biz yaşamadık.

Burada ortak akıl, ortak tavır-duruş gelişmiyor, geriye gidiyor çünkü kökleri çok zayıf, Yunanistan’da üç tane parti hemen birleşip, tek bir hükümet kurup ortak bir tavır koyarak protokolde hemen anlaştılar. Onlar da bizdeki kadar sokak gösterileri, mitingler falan olmuyor çünkü toplumu ifade eden bir şemsiye oluştu ve insanlar yönetimdekilere güveniyor.

Bizde, seçim sonrası demokratik bir hükümet kuruldu diyelim, yine ülkemiz problemlerinden kurtulmuş olmayacak. Ülke demokrasisini kurtarmış olmayacak yani,

Bizim esas sorunumuz toplumumuzun tarihsel ve sosyolojik olarak demokratik bir gelenekten gelmiyor olması, denemeleri yok. Ülkenin demokrasisi; sandığa gidelim, seçim yapalım üstesinden geliriz şeklinde görünmüyor.

Türk toplumu aydınlanmayı kaçırdı. Çok karanlıktayız tekrar aydınlanmayı görür müyüz?

 Şüpheliyim.

Kısacası, ben bu süreci hem uzun hem pahalı görüyorum. Can pahasına olacak gibi…

Dünya, Üçüncü Dünya Savaşı’na doğru gidiyor gibi, öyle bir tırmanış var sanki…

İkinci Dünya Savaşı’nda da benzer şeyler olmuş. (Suriye’de olanlar, Arap Baharı diye yapılanlar, Lübnan iç savaşı, Polonyoda ki kırım, İspanya iç savaşı, anarşizmin desteklenerek yükselmesi gibi… )

Her neyse, vallahi içim daraldı!

Ne diyordu Gorki… ” Gerçeklere doğru yazıyorum ama dayanamayınca tekrar şiire, romantizme dönüyorum” ( Haklı da Rus toplumu sert bir çatışma içindeydi o vakitler, zor günlerden geçmişler. Birinci, ikinci dünya harbini yaşamışlar. )

Ben de öyle yaptım. Lokantadan çıkınca, kendimi en yakın D&R a attım. Sokaktaki şiirleri bir kitapta toplamışlar. “ŞİİR SOKAKTA” Gerçekten sokağa yazılan şiirler ama iyi seçilmiş güzel hepsi de…“Şiir güzel, insanlar şiiri güzelleştiriyorlar ama hayatı güzelleştiremiyorlar. Keşke hayatı güzelleştirmek de oturup roman yazar gibi, şiir yazar gibi, resim yapar gibi kolay olsaydı, diye bir ahh çektim!”

Evrensel yayınları- Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları/ Svetlana Aleksiyeviç’in biyografi kitabını inceledim,” (İşgale karşı, direnişte yer alan Sovyet kadınlarının gözüyle savaş anlatılıyor.)  Bunu da at sepete” dedim. Bakalım aradıklarımı bulabilecek miyim?

 Zor ve çetin süreçlerden geçerken insan bazen, size rehberlik edebilecek tek bir kelimeye bile ihtiyaç duyabiliyor. Ben çatışan bir toplumu doğru analiz etmek ve doğru analizlerle olaylara bakabilmenin gerçekten insanın ayakta kalabilmesi için önemli olduğuna inanıyorum.

 Yaşadıklarımızın, analizlerini doğru yapabilirsek, doğru bir tavır içerisinde olabiliriz diye düşünüyorum. Daha kurtarıcı gibi… Kendini korumaya alman için yeni yöntemler gerekiyor, iç çatışmalarına doğru cevap veremezsen kendini koruyamazsın. Sadece duygusal ya da sadece düşünsel davranırsan, çağrışımlarını kontrol edemezsen, bu kavramlara doğru tanımlar getiremezsen olmuyor.

Çünkü, olayların duygusal yanı çok ağır, sadece duygusal bakıldığında işin içinden hiç çıkılacak gibi değil…

Bu insanı aşan bir şey, bunu bir insan yapamaz. Ben de bu süreci bir çok insandan yardım alarak aşmaya çalışıyorum. Her hafta Bilim Teknik Dergi’si alıp onu inceliyorum, orda Doğan Kuban ile Bozkurt Güvenç’in tahlillerine bakıyorum. Emre Kongar hocanın, İlber Ortaylı’nın yazılarını takip ediyorum. Güvendiğim, beğendiğim beş altı tane rehberim var onların analizlerini okuyorum. Dünyadaki olayları iyi anlamaya, hem mikro hem makro, toplumsal, tarihsel ve felsefik bakmaya çalışıyorum.

Zaman zaman da gerçeklerden kaçıyorum.

 Kendimi kandırmaya çalışıyorum, oyalıyorum. Kendi kişisel alanımı genişletmek, içimde bahar yaratmak için şiire, kitaba başvuruyorum, fotoğraf çekiyorum, dans ediyorum, tenis oynuyorum, yürüyüş yapıyorum, balık tutuyorum. Bunlardan istifade ediyorum, ruhuma aydınlatıyor ve ısıtıyor yoksa “Çok Üşüyorum.”

Odaya karanlık basıyorsa, biraz da olsa ışık vermek, aydınlatmak gerekiyor.

Işığa ve aydınlığa hiçbir karanlık dayanamaz.

Zihnimize ve ruhumuza üşüşen karanlığın ancak böyle üstesinden gelebiliriz.


İLK YORUMU SİZ YAPIN...